Maraş Girişimi

Geleceğimizin Birleştiği Yer

Maraş'ın sessizliği

Fatoş Yener Göksungur - Maraş'ın sessizliği

‘İnancım yaşamımsa, dilim kimliğimdir'

Hayatımızın gönüllü sürgün yılları, yıllar sonra zorunlu sürgüne dönüşmüştü. Kim bilebilirdi ki yerinden, 

yurdundan ve toprağından bir kere kopuşun bir daha geriye dönüşüolmayan yersiz yurtsuz bir ruh hali yaratacağını.Pazarcık uçsuz bucaksız ovası ve verimli toprakları ile Kürt Kızılbaş inancının hayat bulduğu, yeşerdiği günümüzde ise, kimsesizliğini kimseye anlatamadığı sessizliğin yurdu.

Okul yıllarında yaz tatilinin gelmesini iple çekerdik. Tatil başladığı hafta köye gitme hazırlıkları yapılırdı. Neredeyse bütün aşiretim ve birkaç köye mensup mahalledeki biz Pazarcıklılar, özellikle kızlı erkekli yaş gurubum köye gitme gününü iple çekerdik. Şehirde yaşıyorduk ama köye gitmek bizde ayrı bir duygu yaratıyordu. Şehirdeki koruma içgüdüsü, köyde yerini kendin olma haline bıraktığından, köy bizim özgürlük alanımız oluyordu. Bizim gibi köylerini gönüllü terk edenlerin birkaç aylığına da olsa topraklarına gitmesi dolayısıyla yaz döneminde köyümüz, özlem ve hasret giderenlerle dolardı.

Toprağın sahipleri tarafından canla başla ekilip biçildiği, başakların yeşerdiği ve hayatın tüm canlılığıyla yaşandığı yıllardı. Topraksız hiç bir köylü yoktu. Buna bizim gibi ailelerde dahildi. Terketmiştik, ama topraklarımızı satmamıştık. İçten içe hep bir gün yeniden dönüşün hüzünlü bekleyişi içindeydi sanki o topraklar.

O dönemde abilerim babama ‘tarlaları satalım, boş yere öylece duruyor orada, şehirde iş kuralım‘ dedilerse de, babam her seferinde şiddetle karşı çıkar, ‘toprak satılmaz, o bizim namusumuzdur‘ derdi. O dönemde hepimiz kızardık babamın bu kuru gurur söylemlerine. Oysaki yıllar geçtikçe özgürlük hareketi içerisinde yerimizi safımızı aldıkça, bedel ödedikçe, babamın bu konudaki kararlılığına hak veriyordum. Çünkü toprak tek başına mülkiyet olarak algılanmamalıydı. Toprak bizim kültürümüzle, kimliğimizle, dilimizle, coğrafyamızla, doğamızla, köklerimizle, aile bağlarımızla buluştuğumuz, bu aidiyetimizi devralarak gelecek kuşaklara aktardığımız en önemli özgürleşme alanımızdı.

Ve babam şu an hayatta değil artık, ancak satmadı onurunu, namusunu ve toprağını. Ne garipti ki, bizler topyekün devrimciydik. Babamda alabildiğine feodal(!) bir adamdı. Bugün o topraklar hala bizi bekler. Bugün Pazarcıkla ve köyle bağımız o topraklardır. Gidemezsek de, göremezsek de, o köy ve o topraklar bugün duygusallıktan öte geçemiyor. Oysaki ona anlam kazandırmak gerek…


Niye mi anlatıyorum bu hikayemi....

80‘li yılların sonu 90‘li yılların başları. Maraş'taki Kürt Kızılbaş Alevilerin akın akın Avrupa ülkelerine iltica ettiği yıllar. Pazarcık ve Elbistan köylerinin topraklarının boşaldığı, toprakların sahipsiz kaldığı yıllar. Kürdistan'ın her yerinde savaş devam ederken,devletin yakıp yıktığı, köyleri boşalttığı, işkence yaptığı, binlerce insanı öldürdüğü bir dönem. Kürdistan'ın her yerinde olduğu gibi Pazarcık ve çevresi de devletin Kürtler üzerindeki baskı ve zulüm politikasından payına düşeni almıştır. Öyle bir coğrafya ki, cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyon ve soykırım politikalarının kimlik ve inanç üzerindeki etkilerini ve sonuçlarını fazlasıyla yaşamış ve bugün etkileri hala devam etmektedir.Dersîm, Koçgîrî gibi Kürt Kızılbaş soykırımlarının devamını devlet 12 Eylül öncesi 1978‘de Maraş'ta Kürt Kızılbaşlara yönelik sistemli bir biçimde devreye koymuş ve bir kıyımdan geçirmiştir.

İlk katliam ve kültürel soykırımı burada yaşayan Maraşlılar 12 Eylül faşist cuntasının bölge halkına yönelik sistemli toplu baskı, gözaltı, işkence, tutuklama v.b. uygulamalarına uzun süre maruz kalmışlardır.

O dönemde çocuktum. Ailem kaldığımız şehirde aynı baskıları kat be kat yaşarken, köylerimizde devletin 12 Eylül uygulamaları, insan onurunu zedeleyen ve hiçe sayan bir noktaya varmıştı. Yıllar sonra bu insanlık dışı uygulamalar köydeki yaşlıların ağzından trajikomik birer hikayelere dönüşmüştü. Bizler yaşanan bunca onur kırıcı uygulamayı birer hikaye olarak dinliyorduk. Maraş katliamı olduğu gibi, 12 Eylül de uygulamalarıyla bir travmaya dönüşmüştü.

Devletin bu kadar sistemli olarak bölgemize yönelmesinin ve baskı uygulamasının nedeni ise, ‘Kürt Özgürlük Hareketi‘nin ilk örgütlendiği ve halktan destek bulduğu yöre olması idi.

Zulüm, baskı ve yıldırmaya maruz kalmış Maraşlılar, topraklarını terk etmek zorunda bırakılmış, nar taneleri gibi bütün Avrupa‘ya dağılmış durumdalar.

Devletin kültürel soykırım ve asimilasyon politikaları bir anlamda sonuç vermiş, gönüllü terk etme ağır basmıştır.

Bugün ben de dahil binlerce Maraşlı Avrupa‘da yaşamak durumundayız. Zorunlu olarak Avrupa‘ya geldiğimde ilk gözlemim nar taneleri gibi dağılan halkımızın kimlik ve inanç boyutuyla örgütsüz duruşu olmuştur.

Bölgemizin insanlık tarihine Kobané direnişini armağan eden onurlu bir mücadelenin ve hareketin ilk örgütlendiği, yeşerdiği bölge olması, yüzlerce şehidi olması itibarı ile haklı bir gurur oluştururken; özelde Pazarcığın genelde Maraş‘ın Avrupa‘da kendi kimliğinden, inancından, kültüründen uzak ve dağınık kalması, üstünde durulması gereken önemli bir meseledir.


Peki ne yapmalı?

Bir makale ile, bunca birikmiş soruna ve sessizliğe çare olunamaz elbette...

Dağılmış nar tanelerini toplamak gerekiyor. Hepimize işler düşüyor.

Bir süredir Avrupa‘da çalışmalarını yürüten ‘Maraş Girişimi'ne dahil olmak, ilk yapmamız gereken sorumluluklarımızın başında geliyor.

Toprak yaşamın kendisi ise; yaşamımızı elimizden almalarına izin vermeyelim.

Bu gücümüzün olduğuna inanıyorum.

Maraş'ın sessizliğini, çığlığa dönüştürme zamanıdır

Template Design Memo